Sabahattin ALİ’nin Kürk Mantolu Madonna’sını neden çok sevdik ?

0
321

Sabahattin Ali deyince ilk akla gelen Kürk Mantolu Madonna’sı…
Bu kitabın nasıl yazıldığını anlatmak istiyorum. İlginizi çekeceğine eminim.

kurk

İlk kez Hakikat gazetesinde “Büyük Hikâye” başlığı altında 48 bölüm olarak yayınlandı.

İkinci kez askerlik yaptığı Büyükdere’de çadırda yazmış ve günü gününe gazeteye yetiştirmeye çalışmış, romanı yazdığı günlerde attan düşüp sağ kol bileği çatlayınca, kolunu tenekede ısıtılan suya koyup yazmaya devam etmiştir.Roman gazetesinden Cemal Hakkı romanın beğenilmediğini söyleyince Sabahattin Ali kendisine şöyle seslenmiştir. “Yazı hayatımda ilk defa olarak, yazımın tutmadığı suratıma çarpıldı. Neden? Bunu araştırmaya lüzum bile hissedilmedi. Acaba roman hakikaten tutmadı mı? Tutmadı ise kabahat romanda mı, Hakikat gazetesi karilerinin seviyesinde mi benim şimdiye kadar intişar etmiş bulunan eserlerim meydanda olduğuna göre, benden gazeteniz için yazı isterken, İskender Fahrettin, Esat Mahmut beylerden veya Peride Celal, Kerime Nadir, Mükerrem Kâmil hanımlardan beklenen neviden bir roman istemiş olamayacağınız aşikârdır. Akşam gazeteleri karileri ancak bu nevi yazıları tutuyorlarsa kabahat bende mi? Sanatı üzerinde benim kadar titreyen ve bunu ‘talebe muvafık emtia’ haline girmekten benim kadar kaçan bir insana eliniz titremeden ‘roman maalesef tutmamıştır’ diye yazarken ne yaptığınızın farkında mı idiniz

Sabahattin Ali’nin ilham aldığı bu kadın kimdi peki ? Herkesin aradığı bulamadığı ?
Sabahattin Ali ise Ayşe Sıtkı İlhan’a Sinop’tan gönderdiği mektubunda romanın kahramanını açık açık anlatmaktadır.  “Almanya’da Frolayn Puder isminde bir hatuna ziyadesiyle âşıktım. (Bu kadın arkadaşlar arasında 28 namıyla meşhurdur.) O zamanlarda ise Berlin’de şu meşhur Deli Şarkıcı filmi oynamıştı ve oradaki Sonny Boy şarkısı herkesin ağzında idi. Şimdi bunu mırıldanınca sisli ve yağmurlu teşrinievvel günlerinde 28 ile müzelere veya sinemaya gidişim aklıma gelir. Yolda mütemadiyen kızcağızın yüzüne dalar, önümü görmezdim, o da hafif bir tebessümle başını bana doğru çevirerek bu salaklığımı mazur gördüğünü anlatmak isterdi. Âşık olduğum kimseler arasında bana bu kadın kadar iyi muamele edeni olmamıştır. Parmağının ucunu bile koklatmadığı halde beni kırmaz, aramızda genişlemeyen ve daralmayan muayyen bir mesafe muhafaza etmesini gayet iyi bilirdi…”

Kitap için ilk eleştiri ve yorum NAZIM HİKMET’ten geldi.

Kürk Mantolu Madonna, ben bu kitabı hem sevdim, hem kızdım. Evvela niçin kızdığımı söyleyeyim. Kitabın birinci kısmı bir harikadır. Bu kısmın kendi yolunda inkişafı yani bir küçük burjuva ailesinin içyüzünü tahlili öyle bir haşmetle genişlemek istidadında ki, insan buradan ikinci kısma geçerken, elinde olmayarak, yazık olmuş, bu çok orijinal, çok mükemmel başlangıç ve imkân boşuna harcanmış, keşke bu başlangıç harcanmasaydı, diyor. Ben başlangıcı okurken yani Berlin’e kadar olan pasajı, senin benim anladığım manadaki realizmine hayran oldum. Beni dinlersen o başlangıcı almak ve kahramanın ölümünü kısaca tekrarlamak suretiyle o ailenin efradı ve eşhasının hayatları etrafında bir ikinci cilt, ayrı bir roman yapabilirsin, böylelikle de dinlemeye başladığımız harika musiki birdenbire kesilmiş olmaz. Gelelim ikinci kısmına, o kısım, başlı başına bir büyük hikâye olarak güzeldir ve böyle bir tecrübe gerek senin için gerekse Türk edebiyatı için lazımdı. Sen bu tecrübeyi başarıyla yaptın.”

Sabahattin Ali’nin 1948’de öldürülmesinin ardından uzun bir süre eserleri yayımlanmamış, dahası kendisi de eserleri de unutturulmaya çalışılmış. Yayın evleri sayesinde tüm eserleri 1965 yılında tekrar hayata dönmüştür.

Hiç bir hikaye Raif ile Maria’nın hikayesi kadar efkârlı değildir.
Bu kitabın tesirinden aylarca kurtulamadım. İliklerinize kadar kendini size hissettiren bir kitaptır. Her sayfası duygu yoğunluğu, her sayfası yaşam ve tabi ki aşk kokar. Raif’in Maria olan aşkı, Berlin de geçen günler, kitaplar ve düşleri, Maria ile yaşadığı aşk ve tutku sizi kendisine hayran bırakacaktır. Doğu ve Batının bir yaşamda birleşmesi gibi.

Kitaptan bir kısmı paylaşmak istiyorum;

Şimdi aramızda noksan olan şeyin ne olduğunu biliyorum!” dedi. “Bu eksik sana değil, bana ait… Bende inanmak noksanmış…Beni bu kadar çok sevdiğine bir türlü inanamadığım için, sana aşık olmadığımı zannediyormuşum… Bunu şimdi anlıyorum. Demek ki, insanlar benden inanmak kabiliyetini almışlar… Ama şimdi inanıyorum… Sen beni inandırdın… Seni seviyorum… Deli gibi değil, gayet aklı başında olarak seviyorum… Seni istiyorum… İçimde müthiş bir arzu var… Bir iyi olsam!.. Ne zaman iyi olacağım acaba?..”

Bu kitabın yazarı Türk değil de başka bir milletten biri olsaydı. Hiç şüphem yok ki NOBEL Ödülünü çok rahat alırdı. (Milliyetçilikten değil ama hakikat olduğu için belirtmek istedim.)

Keyifle Kalın
Bahar Baltacı